20 Ekim 2013 Pazar

Boşluk geride

Paslı yosunlarıyla kaplanmış bir yeryüzü. Eller, ceplerden avuç dolusu kir çıkarıyor. Balçık yapıp duvara fırlatılıyor. Biz kaçıyoruz. Kaçıyorum. Aramızda çok az mesafe var artık. Bir uçurumun dibindeyim ve arkama bakmıyorum. Yine de ona daha fazla güveniyorum. İnsanın kendini öldürmesi, kendine olan inancının en üst noktası. Bir kaçış. Kendini kurtarış. Fazla yön yok. Yine de her yerden tehlike sinyalleri duyuluyor. Kafatası samanla doldurulup, duvara asılmayı bekleyen hayvanlar gibi olmamıza karşı bir tepki. Boşluk, çözülmesi gereken sorunlarımız, sorularımız, acılarımızla dolu. Sık sık bakıyoruz. Duvara dönük rahat sırtlar. Ellerimizle itebileceğimizi, kendimizi koruyabileceğimizi sandığımız görünür görünmez sanrılarımızdan bir adım daha yakınız zemine.

Tek başarabildiğim şey; ciğerlerimi hastalıklı hale getiren nefeslere karşı iştahlandırmak oldu. Bir gün daha yaşamak ve tüm o iğrençlikleri doldurmak. Konuşamamak ve belki de artık dışavurumun gereksizliğini kendime yinelemek.

Öksürük.

Çoğunluğun masumane tarafını ortaya çıkarış biçimini görmemek için günahlara yönelmek ve sonrasında bunun da işe yaramadığını görmek. Bazen balinaların dışarı püskürttüğü sıcak hava gibi hissediyorum kendimi. Ait olamamak. Aklımın girdapları beni eşitsizce dağıtılan yaşam tohumlarından mahrum bırakıyor.

Çöplük.

Onursuzluğun onurlandırıldığı, insanın kendi içindeki ortama ayak uydurmayı başarabilmiş çözümsüzlüğü, düşüncenin en ufak hayvanın sırtında taşındığı yer.

Bir doz daha. Bir doz. Koca bir doz.

Ayaklarım geriye gidiyor ve ben buna bir dur demiyorum. Arkası güvenli duvar.

Önüm arkam.

Ters düz.

Ters yüz.

Hiçbir şey gerçek değil.

24 Eylül 2013 Salı

Amnesia

Düşünce yitimi. Ayaklar zemine paralel, saatler geçer. Her zaman yan durur, düz bakar, kafası öne eğik.

Nasıl başarılır üçüncü defada sesini duyurabilmek? İçinde kaynayan kazan. Bazen küçülmek. Hatta çoğu zaman. Bazen ayaklarım yatağın dışına çıkıp üşür. Bazense yatakta bir nokta olurum. Bazen masaya geçiririm kemiklerimden birini. Çoğu zaman masanın altından geçerim.

Dalgınlık bir hastalık. Durgunluk rahatsızlık. Çevrelerindeki ayağa kaldıran isyan başlangıcı. Çok konuşursan herkes kaçar, çok susarsan kaçacak kimse olmaz. Telefon çalar cevap vermez. Bantlar duvarlardan sökülür. Fikirlerin hiç senin değillermiş gibi yadsır seni. Nerede eski topraklar? Parası cebinden taşan bir kafa düşmanının ekinleriyle dolup taşar. Günahı günah sayan günahlar. Bu suları kim kirletti böyle? Nefes alamıyor milyonluk canlılar.

Soğuk hava. Ayılma saatleri. Fazla çalışan makinalar. Beyni buharlaştıran gürültülü bir ses alemi.

Hala kendi kendine kendinle kendini konuşabilir misin?

13 Eylül 2013 Cuma

.

Arka koltukta gözlerim kapalı, viraja uygun dalgalanıyorum. Hiçbir yere tutunmadan, sadece bir yerin tepkisini görene kadar..

Dünya ciğerlere dolan havanın genişlettiği alan gibi. Ben ise kuşbakışı uzaklıkta, gittikçe küçülüyorum. Omuzlarımı dikleştirmeye çalıştığımda sanki benden olmayan bir şey yapıyormuşçasına uzaklaşıyorum. Sonra ne kadar kendim olduğumu sorgulayarak bu düşünceden vazgeçiyorum. Yapaylığı yerle bir ederek, yine omuzlar düşük.

Bu nasıl bir sona hazırlanmak böyle?! Yaşamdan kopmanın farklı bir modelini uyguluyor ve bununla aklımı yitiriyor, dahası kaçırıyorum. Zihnim kilitli ama bedenim katlar arasında yolculuğa çıkmış gibi. Her gün selam verir, tebessüm eder. Bunu yapmaması gerektiğini, dahası içinden gelmediğini bildiği halde sanki bir şey onu o tarafa itiyormuşçasına, savunmasız kalır. Herkes her gün poğaça yer ve kantinin fiyatına asla değmeyecek çayını içer. Ben her sabah tek kelime etmeden onlara bakar ve kendi aralarında anlaştıkları ama benim anlamadığım dilini kullanmalarını boş bakışlarla izlerim, düşünerek. Gün sonuna doğru biraz olsun yorulur ve düşünecek hal bulamam. Kendimi bir an önce kurtarma derdine girişmem de genelde bu son saatlere kalır. Peki ya sonrası? Tarifi imkansız bir boşluk. Rezil resimli sayfalar, iğrenç yavşak ağızlar, gözümü tırmalayan hatalar, varlığımın sadece etrafımdakilerin merakı ile gündeme geldiği telefonlar, ortamlar..

Ben kimim sorusunu birkaç defa daha kurduktan sonra artık uzaklaşacağımı ümit ediyorum. Beni artık ne cümle kurmaya iten bir istek, ne başımı ağrılarla dolduracak acı, ne de nefes alıp verirken hala var diyebileceğim bir sevinç kaldı..

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Uyuyorum, uyanıyorum.

Uyuyorum. Sanki tüm hayatım gözlerimi kapatınca belirmesi istenen düşlere adanmış. Bir kapı tıklatması, şarkının keskin yeri, bir sızı.

Uyanıyorum. Her defasında yeni bir şey olacakmış gibi bir istekle. Sanki içeride herkes gülüşüyor da bir ben eksikmişim gibi hızlı adımlarımı takınıyorum. Oysa ben kalabalık ortamları sevmem ki. Peki nedir beni hiç de benden olmayanlara böylesine iten? Yine sabah, yine akşam. Yinelenen ama hiç yenilenmeyen. "Ertesi sabah başına gelecekleri önceden bilsen, yataktan çıkmak istemezsin" diyordu ya filmde. Gülümsüyorum. Çünkü ne yaşayacağımı tatlı atıştırmalıklar dışında öylesine yakından kestirebiliyorum ki. Ona rağmen her sabah usanmadan kahvaltı sofrası hazırlamam, sabit fikirlere nasıl da yaşam sevincine sahip olduğumu hissettiriyor. Dikkati öğle saatlerine atıp sabahın açık ve gecenin karanlık kısmında elime gelen her şeyi fırlatıyorum.

Ev çok sessiz.

Ve..

Şu sıcak yaz günleri yaşadığımı diğer günlerden daha da fazla hissetmiyorum!

Uyuyayım ve yine hiçbir şey görmeden, daha fazla yazamadan, daha çok düşünerek, içimde daha fazla sancı biriktirerek, tek isteğime doğru kendimi doldurarak, iğrençlikleri görüp midemi ayağa kaldırarak, yaşamımda canı yansa üzüleceğim birkaç insan için endişelenerek hala daha varolduğumu hissedeyim. Ve bunları söylerken ne kadar düz bir insan olduğumu ortaya koyayım da biraz olsun anlaşılabileyim..

13 Ağustos 2013 Salı

Son uçuş..

Günlerden sonra ilk kez vücudumun orta yerinde bir oyuk açıldığını hissediyorum. Vidası gevşemiş, gıcır gucur bir sürü işlevsiz makine benim bile hatırlamaktan çekindiğim kısımlarıma saldırıyor.

Işığı kim kapatacak şimdi? Yine hangi dalgaları geçireceğim iç içe düşümde?!
Yarın nasıl bir sabahı devireceğim de akşama bugünün sözlerini sırf söz oldukları için yorgunlukla maskeleyeceğim.
Yapmak istemediklerimi bana yaptıran ve sonrasında beni içinden çıkılmaz bir tutsaklığa sürükleyen bu sıkıntı. Ah bu sıkıntı!

Günlerden sonra ilk kez vücudumun orta yerinde çok şiddetli bir gürültü kopuyor. Öyle bir gürültü ki yağmaya cesaret edemiyor. Sızdırıyor sadece.

Yine aynı soru. Yine..  Niye?!

11 Ağustos 2013 Pazar

20:35

Ben yorgun argın. Kafam ellerimin arasında. Bir deniz kenarında beliriyorum. Ortada üzerine kafa yorulacak hiçbir şeyle. Beni taze tutacak en ufak bir anıyla. Anı yok, anı istemiyorum, an istemiyorum.

Ben bezmiş, yılmış. İlk günkü gibi heyecanlarını şimdiye taşıyanlara imrenen. Henüz birkaç ayı devirmeden sözlerini unutup, başka elleri avuçlarına alanlara. Ama umurumda mı? Özlüyor muyum? Tek bir şeyi ciğerlerime doldururken sancılanayım. Tek bir şeyi! Eskiden bir şeylerden ayrılırken bütün vücudumda bir kamaşma hissederdim. Bu his bana geriye dönmek için güç verirdi. Şimdi ben bıkmış, usanmış. Bir yerden ayrılırken tek bir his dahi hissetmiyorum. Tek bir kişiyi arkamda bıraktığımda zihnimde ayak izleri kalmıyor. Denize bakıyorum. Bu küçüçük ama benim yıllarımı peşine takmış yer. Ne kadar değiştin kimbilir? Ya da kimleri silkeledin eteğinden? Bir beni mi atamıyorsun zihninden? Ben bitmeye yakın.. Ne bir görüntü, ne bir his ne bir yer kucaklayabiliyor beni. Bilekliğindeki beyaz deniz kabuğunu bir daha göremeyeceği kişiye verirken beynine saldıranlar hep birlikte denizin dibini boylamışlar.

Ben çaresiz, halsiz. Son günlerde sıklıkla şu tekrarlanıyor kulaklarımda: "Nasıl yaşayacağım?" Uzun yıllar önümde içinden çıkılmaz labirentler gibi gelmeye başladı. Ya da koca, açılmaz düğümler. Tıkanmışlık hissi bir anda nasıl varoldu da tırnak diplerinde yeni bir kusuru bile meydana getirmekten mahrum bıraktı beni. Ölmeye karşı yorgun olmak, yaşam için kayıtsızlık sahnesini hazırlıyor.

Kızıyorum. Beni meydana getirenlere, hayatıma girmiş a'dan z'ye herkese. Kızıyor ama aynı zamanda hiçbir şey hissedemiyorum. Para kazanmak umrumda değil. Tatile çıkmak.. Dört gün önce yediğim serumun bileğimdeki morlukları bile umrumda değil artık! Hiçbir şey hissedemiyorum, korkuyorum. Uzun süre bir şeye elimi uzatacak kadar kendimde güç biriktirmem gerekiyor. İleri atıldığımda bir gölge bile karşılamıyor hüznümü.

Bir gecede çocukluktan gençliğe terfi edenler gibi tek bir anda bütün isteklerim tarafından terkedildim. Kafamı çeviriyorum bir anda aynı konumda olduklarım hala aynı yerlerindeyken ben neden bu kadar ayrıksıyım.

Ben UZAK, ben UZAK.

Sadece bakıyorum. İzlemiyorum. Sadece bakıyorum artık herkese. Kendime yakın ama insanlara, çevreye, yaşadığım koca boşluğa uzağım.