Uykunun en tatlı yerinde kuruluyor hoş cümleler. Kaç defadır unutacağımı kendime hatırlatsam da zaafıma yenik düşüyorum. Uyuyorum. Sonucunu bilerek uyumak son evresindeki kanser hastaları gibi değil mi? Sonra sabah oluyor. O iğrenç, sıcak, telaşlı sabah. Hep bir şeyler yapmayı gerektiren sabah. Uzanıp tembellik edene kendini sorgulatan, başkalarının aktifliğinin yine kendi içindeki kasvetini katlayan sabah..Yolculuklar da böyle. Gece herkes uyur. Ama sabah ise mola yerleri dört gözle beklenir. Birbirimizden kaçişın birer simgesi gibi.
Böylesine yalnız bir gecede Empyrium izlemek için Ankara'yı terk ettik. Bu bir kaçıştı. Anlamlı güzel kaçış. İnsan bir şeyin sonucunu düşünürse ondan keyif alması zorlaşır. Bunu yapmamaya çalıştım. Sorunlu bir gece yolculuğunun sonucunda bir sonraki günün heyecanı bir an olsun yaşadığımı hissettirmedi değil. Bileti de geç almıştık üstelik. Şehir dışından gelecek olmamıza karşılık cuma gününü tercih etmemizin de bir sebebi vardı. İlk gün daha iyi olurdu.. Bünyemi alkolle doldurmak ve son tınıyla da taşırmak istiyordum. Bir tür ruh intiharı. Bütün bunların hepsi oldu..
2 eylül.. Eylül ayı benim için hep karışık ve içinden çıkılmazdı. Yine de ağustosla kıyaslandığında arasında devasa bir uçurum bulunuyordu. Güzeldi eylül. Tüm konserlere zamanından önce gidip ama hep bir saat beklemek zorunda kaldığımdan bu sefer zamanında gittim ve beklemedim. Ne kadar da şanslıyım.. Empyrium ile tanıştığım 'Mourners' çalmaya başladı. Daha ilk dakikadan beklemediğim onca şey ile karşılaşmıştım. Peşi sıra devamı geldi.. Hafif çakırkeyf beynime ok gibi saplanıyordu her bir şarkı. Hepsinin de anısı vardı.
Umut acıydı. Ama anlıyorum ki gerçek de acı.. 'Bir gün Empyrium konseri olur ve gidersem, onlar da the ensemble of silence çalarsa kendimi öldürebilirim' demiştim. The ensemble of silence çaldılar ve fiziken ölmedim, ruhen gömüldüm. Nasıl bir dünyaya girmişsem şarkının ilk 15 saniyesini bile hatırlamıyorum. 'The turn of the tides' albümünden 'with the current into grey' şarkısı çalarken aklıma İzmir-Manisa arasındaki loopa alışım ve çam ağaçlarına yağmurun nasıl dokunduğunu düşündüm. Bu kadarı gerçekten fazlaydı. O kadar fazlaydı ki üstelik herkesin -ben de dahil- beklediği 'many moons ago'dan sonra çalınan tek şarkının Denizli'de dört yıl boyunca duvarımda bana eşlik eden 'when shadows grow longer' olmasını istedim. Bu kadarı fazla olurdu ve ben fazla olmasını istemiştim. Koskoca salonda bağırdım. Tüm o coşku insanlara birer gösteriş budalalığı gibi görünebilir. Çığlıklar, ıslıklar. Anlayabiliyorum. İnsanın dolup, nasıl da taştığını.. Bazen su biz içine dalınca etrafa yayılmaz. Bazen de bizim içimizde taşar.
Bitti..
Bittiği zaman yaşadığım nasıl bir yabancılaşmaksa grubun tişörtlerini, plaklarını satan standın önünde öylece dikildim. Ve o yoğunluk içerisinde elinde kamera ve mikrofon tutan iki adamın görüş almak için yanımıza gelmeleri.. İyi de ben yoğunken konuşamam ki diyemeden neler saçmaladım bilmiyorum bile.. Sonra dışarı çıkıp bir sigara yakma gereksinimi hissettim. Yeterince içmemişim gibi..
Sıra sıra dizili koltuklarda değil de açık havada ve bir ormanın karanlığında, kış akşamı izlemek daha güzel olurdu elbet. Ama şimdi 'şöyle olsa daha iyi olurdu vs' gibisinden cümleler sıralamak bana fazlasıyla beyhude geliyor.. Zaten daha fazlasını da anlatamıyorum. Belki de anlatmak istemiyorum..
9 Eylül 2016 Cuma
19 Temmuz 2016 Salı
The Shapes of Things to Come
Biliyorum yine aynı cevapları vereceğime. Aynı ifadenin yüzümde yer edineceğine. İnsanın kendine böylesine yakın hissetmesi yeryüzüne yumuşak bir iniş yapmışçasına bir tat bırakıyor. Pas kokan, kan tadında yeryüzü.. Övülecek, övünülecek ne vardı bunda? Yaşamının farkına varıp da mutlu olmak nasıl bir mümkünsüzlüktür? Saniyeler için yılları geçirmek. Gecenin en çıplak ve korumasız halinde iki damla çiğ için tüm gün yaşamak. Yılların uykusuzluğuma bitmek bilmez ısrarla saatler eklemesine ve benim daha fazla debelenmemi sağlamasına yaşamak mı deniyor? Dahası bir sağlaması var mı bu işin?
Aklımı daha fazla dolduruyor ve zihnimi daha çok meşgul ediyor. Ne yaptığımı bilmeden ama ne düşündüğümü bilerek geçiriyorum zamanı. Yoruluyorum. Fakat dinlenemiyorum. Dinlemiyorum da. Çünkü dinleyecek güç dinginliğin bir koldan akıp, kucakladığı sularda olabilir ancak.
Tahammülsüzlük.
Durmayı çok iyi öğrendiğimi sandığım noktada bayağılık epey bunaltmış olacak ki beni kendimi yeniden faaliyete geçmiş yanardağ lavlarına bırakma gereği duydum. Bir çığlığın yankısı peşine takıp sürükledi beni. Tırnaklarımın arası minik çakıllarla dolarken ben şöyle bir baktım olan biten her şeye. İki mumun ortasındaymışçasına aydınlık hissederken bir rüzgarın esip karanlığa ve kabuslara mıhladığını gördüm. Her bir yüz, gözyaşı, bakış, sarılış. Otobüs plakaları, tren koltuklarının altı. Geçmişle aramdaki en kuvvetli bağ ise gece dışarının gündüzden kalmış isli kokusunu almaktı. Ya da sürekli dönüp duran makinenin gevşemiş vida kokusunu.
Sönmüş mum kokusu da olabilir. Her biri birbiriyle çarpışsa ilk kez karşılaşma heyecanından kafaları döner ve başka bir şey çıkar ortaya. Değişmeyen şeyin ilk yakılan mumla bir dileğin kurban edilmesi gerçeğiyle. Bir kere bile gerçekleştiğini görmedim. Benden çok herkese yarayan iyi isteklerim varken kötülerinin tur atıp beni bulması da sanırım sevgisizliğimden. Bilmiyorum.
Uykuya dalmaya çalıştığım sırada düşlerime sızmaya çalışan ve kontrolünü yitirdiğim, sürekli dönen ve durduramadığım döngü. Veya kafamın patlayacakmış gibi büyüdüğü ve etraftaki her şeyin küçüldüğü andakine benzer.. Birazdan kendimi yine dışarının ateşte dalgalanışına teslim ettiği gibi bırakacağım yapaylığın üzerine. Yatay biçimde..
Aklımı daha fazla dolduruyor ve zihnimi daha çok meşgul ediyor. Ne yaptığımı bilmeden ama ne düşündüğümü bilerek geçiriyorum zamanı. Yoruluyorum. Fakat dinlenemiyorum. Dinlemiyorum da. Çünkü dinleyecek güç dinginliğin bir koldan akıp, kucakladığı sularda olabilir ancak.
Tahammülsüzlük.
Durmayı çok iyi öğrendiğimi sandığım noktada bayağılık epey bunaltmış olacak ki beni kendimi yeniden faaliyete geçmiş yanardağ lavlarına bırakma gereği duydum. Bir çığlığın yankısı peşine takıp sürükledi beni. Tırnaklarımın arası minik çakıllarla dolarken ben şöyle bir baktım olan biten her şeye. İki mumun ortasındaymışçasına aydınlık hissederken bir rüzgarın esip karanlığa ve kabuslara mıhladığını gördüm. Her bir yüz, gözyaşı, bakış, sarılış. Otobüs plakaları, tren koltuklarının altı. Geçmişle aramdaki en kuvvetli bağ ise gece dışarının gündüzden kalmış isli kokusunu almaktı. Ya da sürekli dönüp duran makinenin gevşemiş vida kokusunu.
Sönmüş mum kokusu da olabilir. Her biri birbiriyle çarpışsa ilk kez karşılaşma heyecanından kafaları döner ve başka bir şey çıkar ortaya. Değişmeyen şeyin ilk yakılan mumla bir dileğin kurban edilmesi gerçeğiyle. Bir kere bile gerçekleştiğini görmedim. Benden çok herkese yarayan iyi isteklerim varken kötülerinin tur atıp beni bulması da sanırım sevgisizliğimden. Bilmiyorum.
Uykuya dalmaya çalıştığım sırada düşlerime sızmaya çalışan ve kontrolünü yitirdiğim, sürekli dönen ve durduramadığım döngü. Veya kafamın patlayacakmış gibi büyüdüğü ve etraftaki her şeyin küçüldüğü andakine benzer.. Birazdan kendimi yine dışarının ateşte dalgalanışına teslim ettiği gibi bırakacağım yapaylığın üzerine. Yatay biçimde..
5 Haziran 2016 Pazar
Uloin Glymur
Şelale uzakta..
Yerçekimine karşı koyamadığım günler, tıpkı yağmur bulutları nasıl gökyüzünü aniden kaplıyorsa o hızla gelip yerleşiyorlar. İdeal bir yaşamda dahi her zaman hasarlı bir tarafa sahip olacağını biliyorum. Yukarıdan aşağıya doğru hareket eden basınç migren aurası gibi yokluyordu bir süredir bedenimi. Neyi bekliyordu bilmem. Düşünmedim de. Zaten en umulmadık zamanda gelmez miydi böyle şeyler? Kendinle konuşmanda bile sessizliğin hüküm sürdüğü monolog. Yokluk. Boğazdaki acı, nefessizlik, karmaşa. Tek bir kelime kuracak olsam tüm duygular kaçıp gidiyormuşum gibi hissediyorum. Bu nedenle susmanın beni her zaman bir üst basamakta, kimsenin olmadığı bir yerde konumlandırdığını düşünüyordum. Bu küçümseme değil. Zaten olsa olsa yine kendimi yerebileceğim bir açık verirdim.
Bu ara geçmişteki tüm ruhlar toplanıp eşya görünümünü almışlar gibi. Bir koku, bir tını, esinti. Ve ben içte kalıp yoğunlaşmış duygularımla, dışarıdan beni sarmalayan diğerlerinin gelgitini yaşıyorum. Çalan şarkının ilk kelimesi ağzımdan kaçsa dışarıdakiler etrafına koza örüp, beni de hapsedeceklermiş gibi. Bir kaç defa denedim. Düşüş beynimi döndürdü. Üstelik bir şey de içmedim. Olabilirdi. Olsa güzel olurdu. Kendimi kaçırmaya çalışıyorum. Ne yapacağımı bilmek yapacağım şeyden daha korkunç görünüyor.
Haksızlık.
Kızgınlık.
Huzur.
Ama baş ağrısı..
Uzaktaki şelalenin yerçekimine karşı koyamayan dalgalarının altında olmak..
Yerçekimine karşı koyamadığım günler, tıpkı yağmur bulutları nasıl gökyüzünü aniden kaplıyorsa o hızla gelip yerleşiyorlar. İdeal bir yaşamda dahi her zaman hasarlı bir tarafa sahip olacağını biliyorum. Yukarıdan aşağıya doğru hareket eden basınç migren aurası gibi yokluyordu bir süredir bedenimi. Neyi bekliyordu bilmem. Düşünmedim de. Zaten en umulmadık zamanda gelmez miydi böyle şeyler? Kendinle konuşmanda bile sessizliğin hüküm sürdüğü monolog. Yokluk. Boğazdaki acı, nefessizlik, karmaşa. Tek bir kelime kuracak olsam tüm duygular kaçıp gidiyormuşum gibi hissediyorum. Bu nedenle susmanın beni her zaman bir üst basamakta, kimsenin olmadığı bir yerde konumlandırdığını düşünüyordum. Bu küçümseme değil. Zaten olsa olsa yine kendimi yerebileceğim bir açık verirdim.
Bu ara geçmişteki tüm ruhlar toplanıp eşya görünümünü almışlar gibi. Bir koku, bir tını, esinti. Ve ben içte kalıp yoğunlaşmış duygularımla, dışarıdan beni sarmalayan diğerlerinin gelgitini yaşıyorum. Çalan şarkının ilk kelimesi ağzımdan kaçsa dışarıdakiler etrafına koza örüp, beni de hapsedeceklermiş gibi. Bir kaç defa denedim. Düşüş beynimi döndürdü. Üstelik bir şey de içmedim. Olabilirdi. Olsa güzel olurdu. Kendimi kaçırmaya çalışıyorum. Ne yapacağımı bilmek yapacağım şeyden daha korkunç görünüyor.
Haksızlık.
Kızgınlık.
Huzur.
Ama baş ağrısı..
Uzaktaki şelalenin yerçekimine karşı koyamayan dalgalarının altında olmak..
28 Eylül 2015 Pazartesi
Çığ büyüyor
Geçmiş kabustur. Önce günü zehirlemekle başlar. Sonra beyninize güzel oyunlar oynar. Ufak dozlarla alıştırır, kendine çeker. Bir akşamdı geceye akan. Uyuyacak bir yastıktı tüm sıkıntı. Başımızı iyi yerde korumalıydık, aşağısı önemli değildi. Kapı da kapalıydı üstelikve buz gibi soğuktu oda. Sabaha karşı uyuyup erken saatte kalktığım günler. Ana zamanı bekliyordum. Arada geçen zamanlar hep unutulur. Yaşam doğrular üzerinde ilerliyor hep. İki nokta oluşturabilmekte mesele. Noktalar arasındaki boşluk kayıp zamanlar. Evin içinde başıboş dolaşıp bir amaç edinene dek süren. Koridorun ışıkları baş döndürücü, söndürmek gerek onları. Belki de bunda olduğu gibi istemekten yoruldum. Bir noktaya bağladım kendimi ve devamı yokmuş gibi hissediyorum. Işıklar buradan çıkıp sokağa sızamaz. En sonunda kendinde birikir ve patlar. Beynim gibi. Kendime sesimi duyuramadığım zamanlardaki suslar gibi. Ama asla birilerine ulaşmadı ki. Kendi kendime bağırıp durdum. Bir metre ötedeki kafasını çevirip bile bakmadı. Çünkü her şeyin farkındaydı. Olması gereken, alışılması. Düzenin tam karşılığı. Oysa her sesi duyuyorum. Yüz kilometre ötedeki bakışları altındaki anlamlarıyla. Her şeyi kucaklamak zor derdim ama bu kadarı da fazla. Kabullendim. Bir şeylerin hiçbir zaman değişmeyeceğini. Yine de atlatamıyorum. Dışarıdan biri olmak istediğim zamanlardan birindeyim. Birileri bağırsın, kavga etsin, sinir krizi eşliğinde ışık hüzmeleri altında nereye gittiğini bilemesin. Sadece bilemesin..
Leonard Cohen - Avalanche
Leonard Cohen - Avalanche
17 Mayıs 2015 Pazar
..
Bu sıcak, insanın kendini hangi mevsimine uyandıracağını bilemeyecek kadar belirsiz. Beyaza vuran göz alıcı sıcak gözlerimizi mi yaşartsa yoksa akşamın serinliği hangi kuytu köşede ısınacağımızı mı belirlese billinmez. Üstelik ağaç da oyulmuş ve devrilmek üzereyken. Son kalan yapraklarını yere seriyor. Bir yeri terketmek gibi. Geçenlerde küçük bir kız kendini kalbinden vurmamış mıydı? Yere düşen yapraklar benim de kalbimde bir ok gibi yara açıyor. Nereye gitsek başka bir yeri terkediyoruz. Geri döneceğini bil ya da bilme. İnsan o anki eyleminden sorumlu ne de olsa. Derin derin soluklanmak keşke tüm dikenleri dışarı atabilseydi. Belki bu sayede çaresizliğimizden biraz olsun arınabilirdik. Yine de bir parça kaybetmek sayılmaz mı bu? Her şey ne kadar hızlı ilerliyor. Ellerimi uzatana kadar çoktan bir gemi paslanıyor su altında..
19 Eylül 2014 Cuma
Gürültüye lanetler.
İnsan bir süre sonra görünenle arasındaki bağı yitiriyor. Bugün intihar üzerine çoğunlukla dogmatik fikirler arasında aslında çok uzun zamandır hissettiğim şeyi yaşadım. Koca bir dehliz. Bütün sesler içinden çıkıp, derinliği tahminlere sığmayan okyanusları aşmış ve bir odaya doluşmuşlar gibi. Onca zamandır varolan tek şey gürültü. Nereye kaçsam? Hangi kokuya sığınmaya çalışsam bu sefer de bedenime bulaşan mikroplarda buluyorum aynı şeyi. Artık bakteriler bile konuşuyor. "Barış dolu bir dünya istiyorum" demek yerine bir gün sokakların Sokrates'ı olup "sessizliğe gömülmüş bir dünya istiyorum" diye haykıracağım kendini popülarizme kurban etmiş kalabalığa. Hep birlikte bir karakteri olmayan o koca, koskoca binaya, binalara. Altından akan para havuzunu tutuşturup, gökyüzünü son kez kirli gri renge boğarak.
İnsan bir gün sonra sadece tavan istiyor. Bu kadar özleyeceğimi düşünmezdim. Görünenle aradaki en yakın temas.
İnsan bir gün sonra sadece tavan istiyor. Bu kadar özleyeceğimi düşünmezdim. Görünenle aradaki en yakın temas.
29 Mayıs 2014 Perşembe
Çıkmaz yaşam aurorası..
Bazen tüm gereksizlerin üzerime çuval gibi yığıldığını hissediyorum. Güzelce istiflendiklerini. Sanki yaşamın tüm sevinçleri bu insanların damarlarına enjekte edilmiş. Geride kalanların ise tıkanık zihinleri, artıkları atmak için var gücüyle çalışıyor. Yaşam birilerinin pisliklerini arıtmak için kiralık zihinler tutmuş. Akvaryuma alınmış çöpçü balıklar gibi. En yalnızları da onlar değil midir zaten?!
Yüzünün yarısını güneş gözlüğü kaplayan bir yaşam adaptesi kör zihin kadar neşe yaymak ve gündelik reklam figürlerinden alıntılarla ağızları kulaklara yayamadığım bir gerçek. Ve ben beynimin hiçbir zaman ele almadığı bir şeyin bütün hayatımı ele geçirip, yokettiğini, tıpkı ağzında gevelediği sakızlar kadar var olan ama gerçek olmayan bir şeyin beni ne denli çileden çıkardığını görerek yaşama karşı daha da iştahsızlaşmıyor muyum?
Oysa mutluyum. Uzun süredir hiç hissetmediğim bir şey sarıyor beni. İçimde biriken tüm sevgi, huzur adı her neyse onunla açıyorum kollarımı. Bu yaşam dışında bir yerde, belki bir yaşam ağacının köklerinde, belki de yeryüzüne müthiş görüntüler yayan gökyüzünün herhangi bir renginde bunu en saf haliyle aktarabilirim. Ama içinde bulunduğum ve yaşamak için tüm uğraşımı, Cesare Pavese'nin deyişiğle 'yaşama uğraşı'mı tüm çirkinliklerin kamuflesiyle aktaramıyorsam bu benim hatam değil..
Yüzünün yarısını güneş gözlüğü kaplayan bir yaşam adaptesi kör zihin kadar neşe yaymak ve gündelik reklam figürlerinden alıntılarla ağızları kulaklara yayamadığım bir gerçek. Ve ben beynimin hiçbir zaman ele almadığı bir şeyin bütün hayatımı ele geçirip, yokettiğini, tıpkı ağzında gevelediği sakızlar kadar var olan ama gerçek olmayan bir şeyin beni ne denli çileden çıkardığını görerek yaşama karşı daha da iştahsızlaşmıyor muyum?
Oysa mutluyum. Uzun süredir hiç hissetmediğim bir şey sarıyor beni. İçimde biriken tüm sevgi, huzur adı her neyse onunla açıyorum kollarımı. Bu yaşam dışında bir yerde, belki bir yaşam ağacının köklerinde, belki de yeryüzüne müthiş görüntüler yayan gökyüzünün herhangi bir renginde bunu en saf haliyle aktarabilirim. Ama içinde bulunduğum ve yaşamak için tüm uğraşımı, Cesare Pavese'nin deyişiğle 'yaşama uğraşı'mı tüm çirkinliklerin kamuflesiyle aktaramıyorsam bu benim hatam değil..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)