Çığlıklar ve fısıltılar.
Güzel bir şeyler izlemenin neredeyse imkansız hale geldiği şu zamanda geçmişin hala daha durumu kurtarabilmesi acınası.. Yine de duruma üzülmek yerine bundan keyif almaya çalışmak yapılacak en iyi şey gibi durmakta.
Geçenlerde izlediğim Ingmar Bergman filmi olan "Viskningar och rop" tüm bunlara en güzel örneği sunmakta. Aslında Vargtimmen ya da Persona'ya göre altta kalan bir filmmiş gibi dursa da bana pek bir dokundurucu geldi. Belki de filmin henüz başlarında filmin ana karakterlerinden Agnes'in duruşu ve cümleleriydi buna etken olan. Belki de filmin ele aldığı "mutluluk" kavramı. İlkellikten uzak. Aslında bunu uzun uzadıya özetlemeye gerek yok. Canımı en çok acıtan kısımla başlayıp orada da noktalamak istiyorum..
"Saat pazartesi sabahı erken ve ben acı çekiyorum."
31 Temmuz 2012 Salı
13 Temmuz 2012 Cuma
10 Temmuz 2012 Salı
01:00
Gün gelir kelimeler de tükenir. Hiçbir nehir aynı hızla sonsuza akmaz. Bir nesile sonsuz gelebilir ama sayılmaz. Kurur. Bir ressam ki şekilleri düşüncelerinden almamış olsun. Bir müzisyen ki sözleriyle besteler yazmasın.. Mümkün müdür bu? Konuşma olmasa da beynin içinde kişinin kendi sesinden uzak kelimeler bütünlüğü nasıl yadsınabilir? Konuş ey hücre! Ak kulaklarımdan beynime doğru. Sonra bul orada bir teli ve çal şarkını. Vakit henüz geç değil. Benim sonsuzluğum sınır bilmez. Ama var. Bir son bekliyor beni sonsuzluğumun içinde. Soyut imgelerle ertesi günü katleden ben için somutluk zemin zaten..
5 Temmuz 2012 Perşembe
Jacopo çıkmazı..
"Derin bir uykuya dalarak uzun süre uyuyabilsem kendimi biraz daha iyi hissedeceğim. Uyku ilacı etki etmiyor. Kabuslarla ve kıvranmalarla dolu kısa dalışlardan sonra uyanıyorum. Gecelerdir böyleyim! Şimdi sana yazmayı denemek için kalktım, ama bileğimde kalemi tutacak güç yok. Yine yatacağım. Ruhum sanki doğanın kasvetli, fırtınalı haline öykünüyor. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru duyuyorum. Gözlerim açık, öylece yatıyorum. Tanrı'm! Tanrı'm!"
18 Haziran 2012 Pazartesi
..
Bir an önce bir şeyler karalanacak alanlar oluşturulsun ve kurulmak istenen kelimeler tüm hızıyla yerini bulsun. Karışarak ve zaman içerisinde kokarak.
Yedi dünyaya birden konuşasım var. Sessiz bile olsa bir şeylerin benden akması. Kan bile olabilir bu. Yeter ki kendinde dönüp durmasın, kendine akmasın. Bütün bunların boyutları sınır bilmez biçimde acıyı yükler. Acı bitmez. Günbegün devinim halindedir. Temizlenir kirlenir ve yeniden akar. En kusursuz ve kendisine karışılmasını istemeyen organların başına bela olur.
Bazı günler vardır konuşmak istemez insan. Çekilip bütün gün köşesinde bir şeyler yudumlamak ve okumak ya da hiçbir şey yapmadan oturmak için varolduğunu düşünür. Ama bazı keskin zamanlar da vardır ki kendini her yerde konumlandırmak ister. Bir gövdeden diğerine atılan halatta cambazlık yapmak ister. Düşünsenize düşmenin bile bir eylem olduğu bu düzende koltuklarımıza yapışarak sıkıntımıza ne lanetler yağdırıyoruz.
Bugün koşmak ve bağırmak isterdim. Gövdesi bu yaşamın yükünü kaldıramayan hasta bir ağacın yapraklarına dokunmak. Gökyüzüne bakmak. Yağmurun yağmasını bile ne çok isterdim. Arkadaşların bulunduğu bir masada kahkaha atarak ertesi günü bir başkasının kanepesinde uyanarak geçirmek bile güzel olabilirdi. Ama tüm bunlar yok. Öyleyse konuşmanın ve kurmanın bana getirisi ne?
Gece. Gece gündüz edene dek uyanık kalmak istiyorum. Gündüz geceye hasret çekerek geçiyor. Güneş ışınları sanki hissizliğime zemin hazırlıyor. Gece ne kadar umut dolu taşkın düşüncem varsa gündüzün ilk ışıklarıyla adeta buzun içine hapsolup, silikleşiyor. Peki bu esnada hissettiğim tek şeyin hissizlik olması..
Yaşam hüznü kaldıramaz. Bu bana yaşamamam gerektiğini mi söylemekte acaba. Hah. Her yeni gün düşündüğüm bir sürü şey katlanmamam gerektiğini söylüyor.. Direniş göstermekte benim kadar sebat eden çok az insan vardır. Hep birlikte toplansak ve şu dünyayı tek bir gecede havaya uçursak? Uçursak ve uçsak.. Cansu/!
Ama..
"Benim mezarlarımda ölü yok;
Hep yaşamış olanlar var.." Özdemir Asaf
Yedi dünyaya birden konuşasım var. Sessiz bile olsa bir şeylerin benden akması. Kan bile olabilir bu. Yeter ki kendinde dönüp durmasın, kendine akmasın. Bütün bunların boyutları sınır bilmez biçimde acıyı yükler. Acı bitmez. Günbegün devinim halindedir. Temizlenir kirlenir ve yeniden akar. En kusursuz ve kendisine karışılmasını istemeyen organların başına bela olur.
Bazı günler vardır konuşmak istemez insan. Çekilip bütün gün köşesinde bir şeyler yudumlamak ve okumak ya da hiçbir şey yapmadan oturmak için varolduğunu düşünür. Ama bazı keskin zamanlar da vardır ki kendini her yerde konumlandırmak ister. Bir gövdeden diğerine atılan halatta cambazlık yapmak ister. Düşünsenize düşmenin bile bir eylem olduğu bu düzende koltuklarımıza yapışarak sıkıntımıza ne lanetler yağdırıyoruz.
Bugün koşmak ve bağırmak isterdim. Gövdesi bu yaşamın yükünü kaldıramayan hasta bir ağacın yapraklarına dokunmak. Gökyüzüne bakmak. Yağmurun yağmasını bile ne çok isterdim. Arkadaşların bulunduğu bir masada kahkaha atarak ertesi günü bir başkasının kanepesinde uyanarak geçirmek bile güzel olabilirdi. Ama tüm bunlar yok. Öyleyse konuşmanın ve kurmanın bana getirisi ne?
Gece. Gece gündüz edene dek uyanık kalmak istiyorum. Gündüz geceye hasret çekerek geçiyor. Güneş ışınları sanki hissizliğime zemin hazırlıyor. Gece ne kadar umut dolu taşkın düşüncem varsa gündüzün ilk ışıklarıyla adeta buzun içine hapsolup, silikleşiyor. Peki bu esnada hissettiğim tek şeyin hissizlik olması..
Yaşam hüznü kaldıramaz. Bu bana yaşamamam gerektiğini mi söylemekte acaba. Hah. Her yeni gün düşündüğüm bir sürü şey katlanmamam gerektiğini söylüyor.. Direniş göstermekte benim kadar sebat eden çok az insan vardır. Hep birlikte toplansak ve şu dünyayı tek bir gecede havaya uçursak? Uçursak ve uçsak.. Cansu/!
Ama..
"Benim mezarlarımda ölü yok;
Hep yaşamış olanlar var.." Özdemir Asaf
17 Haziran 2012 Pazar
You Were But A Ghost In My Arms..
"Why did you leave me to die?"
"Why did you abandon me?"
"Why did you walk away and leave me bitterly yearning?"..
15 Mayıs 2012 Salı
Idle Blood
"You come with the dark night of the soul.."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

